2021 OSCAR YARIŞI #5 – JUDAS AND THE BLACK MESSİAH

Bu yılın en iyi film dalında Oscar adaylarından olan Judas and the Black Messiah, siyahi insanların özgürlüğü ve eşit hakları için savaşan Black Panther Parti liderlerinden olan Fred Hampton’ın hayatını ve FBI tarafından muhbir olarak Parti’ye sokulan William O’Neal’ın Hampton’un sonunu hazırlayışını ele alıyor.

Yönetmenliğini Shaka King’in üstlendiği Judas and the Black Messiah’ın yapımcı koltuğunda ise Creed, Fruitvale Station ve Black Panther’in yönetmeni Ryan Coogler oturuyor. Bu senenin en iyi film adayları arasında yer alan Trial of the Chicago 7 ile birçok ortak yönü var. Fred Hampton ve Black Panther Partisinin kurucularından Bobby Seale Trial of the Chicago 7’da da yer alıyorlardı. Aynı dönemde geçen iki filmin de temelinde insan hakları ve özgürlük yatıyor ancak Judas and the Black Messiah, Trial of the Chicago 7’den daha farklı olarak yaşananlara daha objektif bir açıdan bakarken, yaşananları birebir yansıtmakta da daha başarılı.

1960’lı yıllarda başlayan Black Panther hareketini ve partinin Illinois ayağının başkanı, güçlü bir hitabete sahip, sadece Black Panther mensuplarını değil, diğer örgütlerin üyelerini de davasına dahil eden Fred Hampton’ı merkezine alan film, FBI’ın Hampton’ı indirmek ve başlattığı hareketi sona erdirmek için içeriye bir köstebek yerleştirmesini konu alıyor.

Buradan Sonrası Spoiler İçerir!

Henüz 17 yaşında olan William, FBI ajanı gibi davranarak araba çalmaya çalışırken yakalanarak kendini FBI ajanı olan, Jesse Plemons’un canlandırdığı Roy Mitchell’in karşısında bulur. Hırsızlığın yanı sıra FBI ajanı gibi davranmanın da cezasını çekecektir. Mitchell tarafından sunulan bir tercih yapma ile karşı karşıya kalır: Ya cezasını çekecektir ya da Black Panther Partisine girerek FBI için köstebek görevini üstlenecektir. William köstebek olmayı kabul eder. Düzenli bir şekilde bilgi sızdırır. Tüm bu bilgi sızdırmalar, parti üyelerinin tutuklanmasına, partinin eylemlerinin, yardımlarının baltalanmasına ve Fred Hampton da dahil birçok parti üyesinin ölümüne neden olur.

FBI’ın gece baskını sırasında uykusunda öldürüldüğünde sadece 21 yaşında olan Fred Hampton, çocuklar için ücretsiz kahvaltı, sağlık merkezi gibi atılımlarının yanı sıra, Latinler tarafından kurulan ve bir insan hakları ve Latin halkı için savaşan Young Lords örgütünü ve yoksulluk içinde savrulan beyaz göçmenlerin hakkını savunan Young Patriots örgütünü Black Panther ile aynı çatı altında toplamayı amaçlar. Filmde de Hampton’un örgütleri bir araya getiriş sürecine tanık oluruz. Chicago’dan tüm Amerika’ya yayılan, Hampton’un Gökkuşağı Koalisyonu adını verdiği bu oluşum daha sonra polis şiddeti, yoksulluk, eşitsizlik gibi sorunlarla boğuşan diğer birçok örgütü de çatısı altında toplayarak insan hakları adına ortak bir hareket haline gelecektir.

Genç yaşına rağmen bütün bu başardıkları ile FBI’ın hedefi haline gelen Hampton, bizzat filmde Martin Sheen’in canlandırdığı J. Edgar Hoover’ın öncelikli hedefi olmuştur. Hoover’ı bir sunum sırasında FBI ajanlarına Fred Hampton ve Black Panther üyelerinin yakalanması için emir verirken görürüz. Ona göre Black Panther üyeleri, ulus için en büyük tehlikeyi arz etmektedirler. Filmin sonlarına doğru, Hoover telefonda Hampton’ın hapse atılmasının yeterli olmayacağını söyler Roy Mitchell’a. Sadece 71 dolar tutarında dondurma çalmak suçundan hapse giren Hampton, hapisten daha da güçlü çıkmış ve güç toplamıştır. Hoover’a göre yapılması gereken ortadadır. Bu sefer hapis değil, Hampton’ın ölümü ile sonuçlanacaktır.

Mitchell, William’dan Hampton’ın evinin krokisini ister ve bir hap verir. William bu hap ile Hampton’un baskın sırasında ağır uykuda olmasını sağlayacaktır. Bu dönemde birçok baskınlar gerçekleştiren FBI, Hampton’ın evine yaptığı gece baskını ile Hampton ve parti üyesi olan Mark Clark’ı öldürür. Yedi parti üyesi ise yaralanır. Kayıtlara göre evin içinde FBI toplamda 99 kez ateş ederken, parti üyelerinden sadece bir kez ateş edilmiş o da tavana saplanmıştır.

William O’Neal bu olaydan sonra California eyaletine yerleşerek, tanık koruma programı çerçevesinde yaşantısını sürdürdü. Muhbirliği süresince 200.000 dolar kazanan William, 1989 yılında 14 bölümden oluşan, insan hakları hareketini konu olan Eyes on the Prize belgeselinin ikinci serisinde konuk olup, yaşananları ve yaptıklarını ilk kez anlattı. Bu röportajdan kısa bir süre sonra intihar etti.

Fred Hampton’a hayat veren daha önce Get Out’ta da beraber izlediğimiz Daniel Kaluuya ve William O’Neal’a can veren Lakeith Stanfield muazzam. Kaluuya, her sahnesinde Black Messiah tanımlamasının içini doldururcasına göz kamaştırıyor. Hampton’un kararlılığını, etkileyici kişiliğini, davasına olan bağlılığını mükemmel yansıtmış. Hampton’ın hoşlandığı kadın ile konuşurken yaşadığı utangaçlığın kalabalıklar karşısındaki güçlü duruşu ile zıtlık oluşturması gibi kontrastları izleyiciye geçirmekte çok başarılı. Stanfield ise, William’ın içinde bulunduğu karmaşık çelişkileri, yaşadığı tedirginliği izleyiciye aktarmada çok başarılı. Özellikle Fred Hampton’un hapishaneden çıktıktan sonra yaptığı büyük konuşma sırasında dinleyenler arasında muhbir olarak çalıştığı FBI ajanını gördüğü anda verdiği tepki, iki arada kalışı mükemmel. Lakeith Stanfield karakterin o anda yaşadığı korkuyu, davaya gerçekten inanmaya başladığını göstermekten çekinmesini ve aynı zamanda parti mensubu kişiliğini korumak zorunda oluşunu mükemmel yansıtmış. Straight Outta Compton, Selma, Atlanta gibi işlerle iyi bir çıkış yakalamış olan Stanfield, Get Out’taki ufak ama kilit rolü ile kariyerinde iyi bir ilerleme yaratmıştı. Judas and the Black Messiah ile ilk Oscar adaylığını da elde etmiş oldu. Ancak bu sene ödülün sahibi Daniel Kaluuya. Black Mirror’ın en iyi bölümlerinden biri olan Fifteen Million Merits ile adını duyurmaya başlayan Kaluuya, Get Out ile hem rüştünü ispatlamış hem de ilk Oscar adaylığına kavuşmuş, Black Panther, Queen&Slim gibi filmlerle iyi kariyer adımları atmıştı.  Bu sene Golden Globe’dan başlayarak en iyi yardımcı erkek oyuncu ödüllerini teker teker topladı. Oscar’dan da eli boş ayrılmayacaktır.

Oscar adaylıklarından bahsetmişken, ikilinin Oscar Akademisinin ilginç kararı ile en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında aday oluşuna ayrı bir parantez açmamız gerek. Filmin başrolü olan Lakeith Stanfield’in yardımcı oyuncu kategorisinde aday gösterilişi çok saçma bir karar olmuş. Stanfield, en iyi erkek oyuncu kategorisinde çok rahat bir şekilde kesinlikle Mank’in en zayıf yönü olan Gary Oldman’ın yerine adaylık alabilirdi. Oyunculukların yanı sıra prodüksiyon tasarımı, müzikler ve sinematografi açısından da çok başarılı olan Judas and the Black Messiah, çok iyi bir tempoya da sahip.

Filmin en başarılı olduğu yönlerinden biri de “Judas” olan William’ın işlenişi. William, Hampton’ın hapishane dönüşü konuşmasına kadar iki taraf arasında bocalamaktadır. Konuşma sonrası sloganlar atılırken tutkulu bir şekilde katılmasından anlarız ki, o da bu davaya inanmaktadır ancak FBI’ın pençesinden de kurtulamayacağının farkındadır. Reddederse düşürülen suçlamaların cezasını çekmesinin yanı sıra, muhbir olduğu ortaya çıkınca Black Panther üyelerinin onu cezalandırmalarından korkmaktadır.

Yukarıda da bahsettiğim belgeselde de görürüz ki, Hampton’a ve fikirlerine saygı duyan bir adam aynı zamanda William ve bu olaya dahil oluşu yüzünden hala kötü hissettiğini anlatıyor. Roy Mitchell ile ilgili olarak ise, onu muhbirlik yaptığı dönemde rol model olarak gördüğünü de söylemekten geri kalmıyor. O dönemde henüz 17 yaşında olan William’ın kendini çekeceği cezadan bir nevi kurtaran Mitchell’i rol model alması, düşündüğümüzde o kadar da tuhaf değil aslında. William, iki farklı taraf arasında savrulan bir genç adam sadece. Öte yandan Mitchell’in taşıdığı rozet de onun için yeterince korkutucu. Filmin en başında araba hırsızlığından yakalandığında, Mitchell’in neden FBI rozeti taşıyarak insanların arabasına el koyduğu sorusuna, “Rozet silahtan daha korkutucudur, sanki arkanızda koca bir ordu var” cevabını veriyor.

Fred Hampton’a baktığımız zaman hayatın hiçbir alanında eşitsizliği, adaletsizliği kabul etmeyen ve bunun için savaşan bir adam görüyoruz. Malcolm X’i örnek alan, yedi yaşındayken Emmett Till’in korkunç bir ırkçı cinayete kurban gidişine tanık olan bir devrimci Fred Hampton. Tüm bu tanık oluşlar, onu bir insan hakları savaşçısı haline getiriyor. Lise yıllarında daha fazla siyahi öğretmenlerin işe alınması için eylemler düzenlemekten, çocuklar için ücretsiz kahvaltı fikrini hayata geçiren ve siyahilerin rahatça faydalanabilmesi için sağlık merkezi açmak gibi planlar yapan, davasına hayatını adamış bir lidere dönüşüyor. Hampton’ın devrimci kişiliğinin ötesine geçerek özel yaşamına da dokunuyor, Deborah ile olan ilişkisini ve Deborah’ın hamileliği üzerine baba olmaya hazırlanışını anlatıyor. Deborah, bugün Akua Njeri adıyla oğlu ile beraber Black Panther Cubs Partisinin başında. Filmin yaratım sürecine katkı sağlamasının yanı sıra, özellikle de kendisini canlandıran Dominique Fishback’e destek olmuş.

Irk ayrımcılığı, gücün ne derece kötü kullanılabileceği, yozlaşma ekseninde geçen Judas and the Black Messiah, var olmaya çalışan, eşitlik elde etmeye çalışan insanların haklarını arama davasını konu alıyor. Amerika’nın bugününü anlamak için, cevapsız kalan soruların cevabını veriyor. Bu senenin Oscar adayları arasında en iyilerinden biri olan Judas and the Black Messiah’ı mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.