Cold War: Politik Sınırların Ötesine Geçen Bir Aşkın Hikayesi

Paweł Pawlikowski, bize soğuk savaş döneminde ülkelerin değişen dinamiklerini ve bunun yansımalarını lirik bir dille 2 aşık üzerinden anlatıyor.

1950’lerdeki soğuk savaş ortamında Doğu Blok’unda yer alan Polonya Halk Cumhuriyetinin o dönemde değişen rejimi halkın yaşam dinamiklerini de etkiliyor. Wictor bağımsızlığına düşkün bir piyanistken Zula ise yıldızı yeni parlayan ve kendini keşfetme yolunda olan genç bir kadın. Wictor’un daha nahif ruhuna karşın Zula’nın toyluğu ve şuhluğu aralarında şairane bir kontrast yaratmanın yanında izleyiciye dönemin koşullarında yaşamayı iki farklı perspektiften sunuyor. Geniş planlar, siyah beyaz estetik ve halk türküleri kavuşunca karşımıza afiyetle yiyebileceğimiz bir melankoli çıkıyor. Ama ben bu melankoliye edilgen ya da güçsüz demem hatta daha çok protest bulduğumu söyleyebilirim.

 Birçok zorluğun üstesinden gelmeye çalışan Wictor ve Zula bir araya geldiklerinde artık aşık oldukları iki insanı bulamıyor. Tıpkı savaş döneminde zorunlu bir şekilde rejim değiştiren Polonya gibi başkalaşıp benliklerinden kopuyorlar. Zula’nın film boyunca söylediği halk türküsü “Two Hearts, Four Eyes” bu başkalaşmayı gösteren güzel bir parametre. Kayıt şirketleri Zula’dan bu türküyü caz yorumuyla dinlemek istiyor. Ayrıca şarkı bir şair tarafından serbestçe çevriliyor. Toplumun dejenere olmuş yapısının yanında sanatın da artık iktidarın bir aleti olduğunu, kendi bağımsızlığından kopup ideolojilerin etkisi altında kalışını izliyoruz. Plak çıktığında Wictor heyecanla bunun ilk çocukları olduğunu söylüyor. Zula ise “Bir piç!” diyerek yere fırlatıyor. Sonunda olmak istediği yerde olduğu halde benliğinden verdiği ödün yüzünden asla mutlu olamıyor. Sokrat’ın bir sözü gibi tıpkı: “Kendin pahasına olduktan sonra tüm dünyayı kazansan eline ne geçer”

 Bir şekilde koşullar onlara oldukları ve olmak istedikleri insanı yek şekilde sunmuyor. Bu baskı ortamında Wictor ve Zula’nın yaşamları için yaptıkları seçimlere şahit oluyoruz. Aşkları için yapmaları gereken ilk seçimde Zula’nın plana uymayıp Wictor ile şehri terk etmemesi ama filmin sonlarına doğru Wictor için istemediği bir evlilik yapıp onu hapisten kurtarmaya çalışması Zula’nın edilgen bir yapıdan etkin bir kişiye dönüşmesini anlatıyor. Bu anlamda yönetmen hikayedeki karakter gelişimini son derece dramatik bir şekilde yansıtıyor seyirciye.

Pawel Palikowski’nin bir kadın ve erkek arasındaki aşkı ve savaşı Soğuk Savaş döneminde işlemesi bir tesadüf değil. Makro boyutta dejenere olmuş bir ülke var. Politik anlamda Stalin’in baskısı altında kalan bir Polonya görüyoruz. Sıcak bir savaş olmasa da devam eden bir mücadele olduğunu ve safların olduğunu görüyoruz. Kremlin sarayında Stalin’in şerefine verilen gösteriler, devlet büyüklerinin odalarındaki Lenin büstleri, değişen yapı ve sanatın bağımsızlığına ket vurulması… Mikro boyutta ise Wictor ve Zula arasındaki savaşı izliyoruz. Bu savaş için minyatür bir soğuk savaş demeyi uygun buluyorum. Zula’nın Wictor’la birlikte olmak için kendi benliğiyle bir savaşa girmesi. Wictor’un özgürlüğü için ülkesinin terk etmek zorunda kalması ve zaman zaman karşı saflarda olup zaman zaman aynı safta yer alan iki kişi. Filmin sonlarında artık Wictor ve Zula bu savaşı her ikisinin de kazanamayacağını anlıyor. Ve buna bir son vermeleri gerektiğini fark ediyorlar. Film boyunca Pawlikowksi’nin aslında bir aşk hikayesi üzerinden Soğuk Savaşa olan hicvini son derece metaforik bir dille izliyoruz. Bu hicvi tavan noktaya çıkaran ise intihar sahnesinde Zula ve Wictor’un kameraya bakması. Pawlikowski Soğuk Savaşı bitirememesine karşın “soğuk savaşı” bitiriyor. Zula ve Wictor’un birlikte intihar edişi ve ancak içtikleri ilaçlardan sonra yolun karşısına geçebilmeleri bütün bu sınırların ancak savaşın bitmesi kararıyla kalkabileceğini gösteriyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir