Kağıttan Hayatlar

Netflix‘in bir diğer Türk yapımı filmi olan Kağıttan Hayatlar bugün yayınlandı! Yönetmen koltuğunda Ayla, Müslüm, Türk İşi Dondurma gibi büyük kitlelere ulaşan yapımların da yönetmenliğini yapan Can Ulkay oturuyor. Senaryosunu ise  Behzat Ç. dizisiyle adından söz ettiren senarist Ercan Mehmet Erdem kaleme almış. Filmin ismi başlarda “Mücadele Çıkmazı” olarak düşünülmüş lakin sonradan Kağıttan Hayatlar isminde karar kılınmış. Mücadele Çıkmazı tamamen bir köşeye atılmamış, filmde yine karşımıza çıkıyor.

Hikâye İstanbul sokaklarında geçiyor. İstanbul’un bence bu hikayede anlatımı kuvvetlendiren bir rolü var. Balat, eski binalar, kalabalık sokaklar ve sokaklarda koşturan çocuklar… Bir yandan insanın içini ısıtırken bir yandan karanlık hikâyelere ev sahipliği yapan kocaman ışıltılı şehir İstanbul… İzlerken İstanbul’da dolaşıyor gibi hissediyoruz. Başarılı çekimler eşliğinde seyir zevki yüksek sahnelere imza atmış yönetmen.

Kâğıttan Hayatlar, kâğıt toplayıcılığı işiyle uğraşan bir gencin dramatik hikâyesini anlatıyor. Yaşadığı mahallede kâğıt toplama deposu işleten Mehmet, kâğıt torbasının içinden çıkan sekiz yaşındaki Ali’nin hayatına girmesiyle beraber kendi geçmişine doğru bir yolculuğa çıkar. Ali’de kendi çocukluğunu gördüğü için kısa sürede ona bağlanır ve kendisi gibi olmaması için Ali’yi annesine ulaştırmak için çabalar. Hikayenin asıl olayı da bu zaten. Görevimiz Ali ile annesinin kavuşmasını sağlamak. 

*Bu kısımdan sonraki yazı spoiler içermektedir.

Böbrek yetmezliği hastalığından muzdarip olan ana karakterimiz Mehmet ile birlikte Kağıttan Hayatlar filminin ilk sekansına girişimizi gerçekleştiriyoruz. Çocukluk ve gençlik yıllarını sokakta kağıt toplayarak harcayıp halen geçimini yine aynı şekilde sağlayan Mehmet’in kimsesi yoktur. Sadece beraber çalıştığı arkadaşları vardır. 

Mehmet bir gün kim olduğunu pek bilmediğimiz Ali ile karşılaşır. Ali, üvey babası tarafından darp edilen, her yeri morluk içinde olan bir çocuktur. Annesi tarafında üvey babasının şiddetinden kaçıp kurtulması için kağıt toplama torbasına konmuştur. Bir şekilde para kazanıp annesini üvey babasından kurtarmak isteyen Ali, Mehmet ile birlikte dostane bir arkadaşlık, abi-kardeş, baba-oğul  ilişkisi kurmaya başlar.

Mehmet, Ali’de kendi geçmişini görmüştür. Bu yüzden onun da kendisi gibi olmasını istemez ve hastalığına rağmen Ali için çabalar. Ali ile birlikte güzel vakitler geçirir, karnını doyurur kısacası bir baba misali Ali için her şeyi yapmaya çalışır. Mehmet‘in çocukluğunda elinden tutan Tahsin baba, Ali ile ilgili durumu öğrendiğinde çocuğun acilen gitmesi gerektiğini söyler fakat Mehmet asla Tahsin babayı dinlemez ve Ali’yi yanında tutmaya devam eder.

Her şey güzel giderken Ali bir şekilde diğer çocuklar tarafından anneni göreceksin vaadiyle kandırılır ve uyuşturucu madde tüketir. Uyuşturucunun etkisiyle çok garip davranışlar sergilemeye başlar. Bu davranışların arasında Mehmet‘e annesi ile olan tek fotoğrafındaki o küçük çocuğun kendisi olduğunu söyler fakat Mehmet her ne kadar “O çocuk sen değilsin, benim” dese de Ali hiçbir şekilde Mehmet‘i dinlemez. Sonrasında da final sahnemize giriş yapmaya başlarız.

Mehmet, Ali‘nin annesine çocuklarının yanında olduğunu, merak etmemesi gerektiğini söylemek için Ali ile yola çıkar. Evlerinin önünde kavgaya karışır ve ağır yaralanır. Gözünü hastanede açtığında da Ali‘nin kaybolduğunu öğrenir, annesini alıp Ali ile ona yeni bir hayat kurma düşüncesiyle evini basmaya gider. Fakat bu noktada evindeki insanların Ali‘nin ailesi olmadığını, Ali’nin ailesinin de artık o evde yaşamayıp kaçtıklarını öğreniriz. Bu gerçek filmdeki asıl gerçeğin de ortaya çıkmasını sağlar. Aslında Ali diye biri yoktur. Yani aslında Mehmet film boyunca bir çeşit “şizofrenik” hareketler sergilemiş. Ali olarak tanıdığımız çocuğun hikayesinin aslında Mehmet olarak izlediğimiz “Mehmet Ali” karakterin hikayesi olduğunu öğrendik. Aslında Mehmet, film boyunca kendi çocukluğunun elinden tutup, kendi çocukluğu için mücadele etmiş, yıllar geçse bile unutamadığı acılarını ağırlığı altında ezilmiş bir karakter.

Mehmet, hayatın içinden ve gerçeklik oranı çok yüksek bir yaşamın, belki de sokaklarda sürekli gördüğümüz ama fark etmediğimiz bir hayatın yansıması gibi. Kötü bir çocukluk geçirmesine rağmen hayata tutunmayı başarmış ancak bu durumun getirdiği psikolojik güçsüzlüğe yenik düşmüş bir karakter. 

Filmin ilk bir saati açıkçası pek sürükleyici değildi. Filmin asıl can alıcı ve etkileyici sahneleri son yarım saat içinde gerçekleşti. İlk bir saati atlamamak için kendimi sıktım, duygusal bir bağ hissedemedim. Güzel bir hikaye ama bana işlemedi galiba. Dramatiklik ve ajitasyon bol olsun herkes ağlasın diye çok uğraşılmış, araya duygusal replikler serpiştirelim de milletin içi sızlasın demişler sanki. Filmin aşk klişelerinden uzak oluşu, sadece Mehmet karakterine ve onun çevresi ile olan ilişkilerine odaklı oluşu iyiydi. Kullanılan müziklerin çoğu sahneye klip havası vermesi çok rahatsız etmedi. Mehmet’in psikolojik sorunlarını bilmelerine rağmen arkadaşlarının ona destek olması onun yanında olması tebessüm ettiren sahnelerin ortaya çıkmasını sağlamış. Mehmet’in çocukluk hayali ile bilinçaltında bastırdığı duyguları açığa vurması bana George Clooney’in The Midnight Sky filmini anımsattı. Genel olarak filmi çok rahatsız edici bulmadım, güzeldi.

Artık ekranlarda “oyuncuların güzel/yakışıklı olması (görünmesi) bir zorunluluk” anlayışı hakimken oynayacağı karakter için kilo alan ve tarz değişimine giden Çağatay Ulusoy’u tebrik ediyorum. (Eminim Çağatay onu tebrik ettiğim çok mutludur. 🙂 )

***Çok Önemli Not*** Kitlesel tepkiler, eleştiriler, övgü ya da sövgüler her zaman doğruyu yansıtmaz. Birçok insan hep bir ağızdan bir dizi, film ya da kitabı övdü ya da gömdü diye o işin gerçek karşılığının bu olduğu anlamına gelmez. İzlediğinizde ya da okuduğunuzda sizin de böyle hissedeceğiniz anlamına da gelmiyor. Kendi perspektifinize güvenin, bazen pek çok insanın alamadığı tadı, göremediği inceliği çok eleştirilen bir işten alabileceğimiz ihtimalini her zaman göz önünde tutmak gerekir. 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.