Üç Renk: Mavi

Krzysztof Kieślowski’nin renk üçlemesinin ilk filmi Mavi, Julie’nin bir trafik kazasında besteci eşi Patrice de Courcy’i ve kızlarını kaybetmesiyle başlıyor. Mavi, filmin girişinden itibaren baskın bir motif olarak kullanılıyor. Maviyle ilk karşılaştığımız sahne ise kazadan hemen önce Julie’nin kızı Anna’nın araba camından sarkıttığı mavi paketli şekeri. Ki bu şekerle ilerleyen sahnelerde yeniden karşılaşacağız. Ardından yolda otostop çeken bir gencin Julie’nin arabasına işaret verdiğini ama arabanın ilerlediğini görüyoruz. Genç tam elindeki tahta oyuncak topu deliğe soktuğu an kaza gerçekleşiyor. Çok kısa bir an önce olsa dahi Kieslowski bize kazayı bildiriyor. Daha sonra ise Julie’nin hastanede geçirdiği günlere şahit oluyoruz. Bu sahnelerde Kieslowski birçok yakın plana yer veriyor. Detay çekimlerin yanında her farklı sahnede dengesiz ve değişken kamera açılarıyla Julie karşımızda boy gösteriyor. Kamera aynı mental sağlığı bozulan Julie gibi bütünlüksüz bir biçimde her sahnede farklı konumlandırılmış. Karanlık, keskin ve kontrast renklerle kurulmuş ışıklandırma ise sanki bize Julie’nin duygulanımındaki dengesizliği ve öfkesini anlatıyor. Hastane’den çıktıktan sonra ise evine dönüp birtakım kararlar alışına şahit oluyoruz. Ve filmin en ikonikleşmiş diyaloglarından birini duyuyoruz. Evin hizmetçisini ağlarken bulan Julie neden ağladığını sorunca kadın “çünkü siz ağlamıyorsunuz” diyerek karşılık veriyor.

Julie evinden ayrılmadan önceki son gecesinde çantasını döküyor ve içinde kızının çok sevdiği mavi şekerlerden birini bulup büyük bir hınçla yiyor. Kızından kalan son şeyi sanki bütünüyle içine almak istermiş gibi. Bu sahnede bir yandan onun kontrolden çıkan hayatının yarattığı endişeyi bastırmak için güçlü bir oral dürtüyle şekere saldırdığını görüyoruz. Mavi’nin getirdiği bütün o yalnızlığını ve kayboluşunu kızından kalan mavi bir şekerle bastırıyor. Bu arada güçlü ses tasarımı sayesinde dişlerin şekeri kırarken ki tıkırtıları seyirciyi uyaran detaylardan. Bir sonraki sahnede Julie eşinin yanında çalışan asistanı Olivier’ı evine çağırıp onunla birlikte oluyor. Odada bulunan somya evin içindeki satılmayan tek eşya olarak kalıyor. Ve Olivier ile Julie’nin kurdukları bağın bir sembolü aslında. Julie sabah uyanıp eski hayatını geride bırakıp çıkıyor evinden. Evinden çıktığı sahnede elinin duvarlara sürterek yürüdüğüne şahit oluyoruz. Sanki bir şeyler hissetmeye çalışıyormuş gibi. Ağlayabilmek için canını acıtmaya çalışır gibi. Tanınmadığı bir mahalleye yerleşmek için emlakçıyla görüşürken emlakçı ona adını sorduğunda ilk olarak eşinin soyadını söyleyip ardından kendi kızlık soyadını söylüyor. Ardından filmin başında gördüğümüz yolda otostop çeken genç onu buluyor ve ona düşen kolyesinin geri vermek istiyor. Julie ise artık onun önemsiz olduğunu söyleyip umarsızca masadan kalkıp gidiyor. Ve bu iki sahnede sırasıyla geçmişini geride bırakmasına şahit oluyoruz. Yeni evine yerleştiğindeyse yaptığı ilk şey mavi avizesini tavana asmak oluyor. Bu iki tezat hareketi Julie’nin aslında geçmişini silmeye çalıştığını ama bir şekilde onu beraberinde getirmekten kendini alıkoyamadığını orta koyar nitelikte.

Filmin kurgusunda dikkat çeken 2 detay var. İlki Julie’nin yaşadığı her bunalımın ardından kendini havuza atıp yüzmesi. Julie’nin kendi içinden atamadığı bir suçluluk hissini su ile arındırmaya çalıştığına şahit oluyoruz. Ve her sudan çıkışından Julie kendisi için radikal bir karar veriyor. Diğer bir detay ise Julie’nin karakter gelişim aşamalarında yönetmenin her bir evreden diğerine geçişte ekranı karartması. Sanki bir tiyatro perdesindeki gibi bir bölüm bitip diğerine geçiliyor. Julie’nin karakter gelişiminde hayata karşı duyarsızlığının değişmesini sağlayan şeylerden biri ise sürekli gittiği cafede dışardan duyduğu bir flüt sesi. Julie o anlarda nefes almaya başlıyor. Ve artık duyarsızlığının yerini hassaslığın alışına şahit oluyoruz. Bir gün evinde bir sıçan ve yavrularını gördükten sonraki sabah onun emlakçıya gidip evini değiştirmek istemesine neden oluyor. Bakımevinde ziyaret ettiği Alzheimer hastası annesine küçükken sıçanlardan korkup korkmadığını sorduğundaysa annesinin onu başka biriyle karıştırdığını ve o kişinin korkmadığını söyledikten sonra Julie “artık korkuyorum” diyor. Bu filmde Julie’nin duygularını dile getirdiği ilk ve tek an. Julie insanlara karşı susarken sadece onun karşısında bir duvar gibi duran annesine konuşuyor. Sanki kasıtlı olarak dinlenilmekten kaçar gibi. Ve o duvara tıpkı filmin başındaki gibi dokunuyor. Aradaki fark ise şu: filmin başında bastırmış olduğu korkusunu ve yalnızlığını öfkeyle dışa vururken şu anda öfkeyi aracı olarak kullanmadan korktuğunu dile getiriyor.

Bir başka sahnede apartmandaki hayat kadınının onu bir gece aramasıyla birlikte çalıştığı gece kulübüne gitmesi artık Julie’nin çözülmeye başladığının işaretlerinin veriyor bize. Artık Julie’nin kendine ördüğü sert ve ulaşılmaz kabuğunun kırılışına şahit oluyoruz. Gece kulübünde televizyonda Olivier’in yarım kalan konçertoyu kendinin tamamlayacağını söylemesi onu dürtüp harekete geçiyor. Ve aynı anda eşinin hayatında bir başka kadının da olduğunu öğreniyor. Olivier’i bulup buna hakkının olmadığını söylüyor. Bunu neden yaptığını sorduğundaysa, Olivier, Julie’yi bulmak istediğini söylüyor ve ardından “belki ağlarsın Julie” diyor.

Tabi aynı anda eşinin bir metresi olduğunu ve kadının hamile olduğunu öğrenmesiyle büyük bir şok yaşıyor. Aslında öğrendiği bu bilgi karşısında bile duyarsız kalışını ve tepkisizliğini gözlemleyebiliyoruz. Mavinin onun tüm benliğini ele geçirip boğduğunu hissediyoruz. Onun kocasının gizli ilişkisine dair tek merakı eşinin metresinin sevip sevmediği oluyor. Sorusunu yönelttiğinde metresinin boynunda kendinde de olan kolyeyi görüyor. Sadece kapıdan çıkıp gidiyor. Olivier’in evine gidip konçertoyu beraber tamamlayacaklarını söylüyor. Ve onunla birlikte çalışmalarına şahit oluyoruz. İlerleyen sahnelerde Olivier’in Julie ile birlikte oldukları somyayı aldığını öğreniyoruz. Aslında Olivier sembolik olarak da Julie ile bağını hiç koparmıyor. Ve yine filmin sonuna doğru o somyada sevişmelerine şahit oluyoruz. Kieslowski filminde izleyicinin yakalaması için birçok sembolik göstergeyi tekrar tekrar sunuyor.

Filmin sonu ise son derece şairane. Konçertonun tamamlanmış halini dinliyoruz. Konçertonun opera bölümünde Julie’nin hayatından geçen her insan onları anlatan bir bölümle özdeşleştirilmiş ve beste aktıkça o insanların hayatlarını izliyoruz.

İnancım kuvvetli olsa da dağları yerinden oynatacak kadar

Eğer sevgi yoksa içimde ben hiçim demektir

Aşk sabırdır

Aşk nezakettir

Her şey aşkta var olur

Tüm umutlar aşktadır

Aşk yarı yolda bırakmaz

Kehanetler hüsrana uğratsa da

Diller lal olsa da

Bilinenler unutulsa da

Üç şey var elde

İnanç,umut, sevgi

Ama bunların en büyüğü sevgidir…

Ve Julie sonunda camda kendi yansımasına bakarak ağlıyor.   

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir